Mehmet Ali Bulut: Can Boğazdan Çıkar – Kan Gruplarına Göre Beslenme

‘Günümüz insanı haz endeksli yaşıyor ve henüz hastalıklarla gıda arasında bağ olabileceğine inanmıyor.”

can bogazdan cikar Mehmet Ali Bulut: Can Boğazdan Çıkar – Kan Gruplarına Göre BeslenmeBir araştırma sonucu ortaya çıkmış bir kitap ‘Can Boğazdan Çıkar’. Yazarı Mehmet Ali Bulut, gazeteci geçmişinden yararlanarak çok çeşitli konularda araştırma kitapları yayınlıyor. Bu kitap da son zamanların ‘çok satanlar’ listelerinde büyük sürpriz yaparak yüksek rakamlara ulaştı. Bir beslenme kılavuzu niteliği taşıyan kitapta, hastalıkların nedeninin sağlıksız beslenme olduğu vurgulanıyor. Kan gruplarına göre beslenme tablosu da veren yazar, yapılan beslenme yanlışlarını kan gruplarına göre değerlendiriyor. Kitabın en dikkat çekici taraflarından biri de, bu tür gıda ve beslenme kitaplarında rastlamadığımız kadar dini referanslara başvurması, gıda ve tüketimi hakkında ilahiyattan beslenen bir yaklaşım geliştirmesi…

Köşe yazarlığı, haber editörü ve haber müdürü olarak meslek hayatınıza devam ettiniz. Biz sizi araştırmacı gazeteci olarak tanıdık. Yıllar sonra, sağlıklı beslenme ile ilgili bir kitapla okuyucularınızın karşısına çıktınız. Konu beslenme olunca ister istemez bir şaşkınlık yarattı okuyucular üzerinde. Niçin böyle bir kitap yazmayı tercih ettiniz?
Uzun bir hikaye… Ama iki şey söylenebilir. Biri merak, diğeri de ihtiyaç. İhtiyaç merakı da beraberinde getirdi. 2006 yılında doktorların keyfi bir talepleriyle ameliyat olup da ardından da yarım bir adama dönüştürüldüğümü görünce biraz öfke ve ardından o halden kurtulma çabası beni alternatif tıp arayışlarına sürükledi. Kısa zamanda o dünyanın önde gelen isimleriyle tanıştım. Ve birden fark ettim ki, insanın çağımızın büyük belası haline gelmiş bulunan tansiyon, migren, kolesterol, hipoglisemi, nedenselliği bilinmeyen baş ağrılarının tamamen yanlış ve karışık beslenmeden kaynaklandığı gerçeğini öğrendim. Telkin edilen yöntem ile benim pratikteki hayatım arasında ciddi çelişkiler vardı. Söylenenleri tatbik edebilme kabiliyetim olamaz diye düşündüğümden pek de üstünde durmadım. Anacak ne zaman ki, her iki saatte bir, bir şeyler atıştırmam gerektiği ve hergün glikofaj kullanmam icap ettiği ve üstelik oruç tutmamın da artık asla mümkün olmayacağı bana söylenince tepem attı. Ertesi gün gittim ve uzun soluklu oruçlara başladım. 36 saat, 40 saat, 72 saat hiçbir şey yemedim. Ve sonunda doktorların ‘açlıktan ölürsün’ dedikleri olmamıştı aksine, gündelik hayatımı cehenneme çeviren bir çok arazdan, sıkıntıdan ve hastalıktan kurtulmuştum. Hatta sağ göğsüm altında oluşan ve Koazimodo’nun kamburu gibi duran et yığınından da kurtulmuştum. Bana göre o bir mucize idi.

 

Bu konuda araştırmalar yaptınız. Araştırmalarınız ne kadar sürdü ve hangi kaynaklardan yararlandınız?
Yaklaşık üç sene aralıksız okudum ve araştırdım. Ve üstümde denedim. Yeme içme konusunu gündemime aldım ve bu konuda yazılabilmiş tüm malzemelere ve kitaplara ulaşmaya çalıştım. Müthiş bir müktesebat oluştu. 2011 yılına geldiğimde artık insanlara aktarabileceğim çok tecrübelerim ve kendi üstünde yaptığım denemelerim olmuştu. Bu denemelerin biri saçlarımın dökülüp seyrelmesine de yol açtı. Artık biliyordum, tansiyon, kolesterol, migren, hipoglisemi, reflü, kabızlık vs gibi hastalıklar hastalık bile değil. Sistemin arıza bildirim sinyallerini hastalık sanıyorduk. Küçük küçük tavsiyelerle insanları uzun zamandır aşamadıkları problemlerinin nasıl aşabileceklerini anlatıp da, onlar da olumlu sonuçlar almaya başlayınca böyle bir eser yazmamı istediler. Ben de yazdım. Tabii ki, sağlıklı ve kamil insan yetiştirmek her toplum için istenilen bir şeydir. Mevcut beslenme usulüyle sağlıklı insan üretmenin pek de mümkün olmadığını görmem beni ayrıca bu konu üzerinde durmaya sevk eti diyebilirim.

MehmetAliBulut Mehmet Ali Bulut: Can Boğazdan Çıkar – Kan Gruplarına Göre Beslenme

“Bedeni besleyen yakıt mizaca göredir” diyorsunuz. Bunu biraz anlatabilir misiniz? Her mizacın ayrı bir beslenme gereksinimi mi vardır?
Evet vardır. Mizaçlara göre beslenilmesi gerektiği gerçeği üzerinde duran ilk hekim İbni Sina’dır. Ondan önce de insanlar az yemeyi az uyumayı tavsiye etmişler ama İbni Sina’nın ilk defa, hastalıklara sebebiyet veren yönleriyle gıdaları ve insanları sınıflandırdığını görüyoruz. İbni Sina insanları mizaçlara ayırır ve mizaç gerçeğinin otlarda ve hayvanlarda da bulunduğuna dikkat çeker.

O dönemlerde kan grubu biliniyor muydu? Nasıl ayırmış insanların mizaçlarını?
Tabii o dönemler kan grupları bilinmemektedir. Fakat İbni Sina bunu sezmiştir. Uzun uzun mizaçları belirlemek için çabalar ve sonra da her bir mizaca kendine uygun bir beslenme önerir. Tabibi ki insanları dört beş kategoride toplamak mümkün değil. Esasında her bir insan tektir. Dolayısıyla kan hücresi de sindirim sistemi de kendine özgüdür. Yani denilebilir ki esasında insan sayısı kadar farklı beslenme çeşitleri olmalı. Nitekim gerçek de budur. Her insanın barsak florası ve enzimleri farklıdır. Ama yine de belli miktarda kategorize edilebilmektedir. İşte biz de o genel prensiplerden yararlanarak, insanların kan gruplarına uygun beslenmesi gerektiğini söylüyoruz. Bunu da yine daha önce bu alanda yapılan çalışmalara dayandırarak yapıyoruz. İlk defa, kan gruplarını gıdalarla kıyaslayıp inceleyen ve sonuçları test edip listeleyen Amerikalı doktor James D’Adamo’dur. Daha sonra onun çalışmaları oğlu Peter tarafından toplanır, derlenir ve yayınlanır. Bugün gerek Metabolik Balans olsun, gerek Drukan ve York testi olsun gerek gıda intoleransı ve biyo rezonans vs gibi kan hücresinin hassasiyetlerini önceleyerek beslenmeyi öngören sistemler olsun, hepsi James D’Adamo’nun çalışmalarına borçlular. James D’adamo’yu o araştırmalara sevk eden de İbni Sina’dır. Biz de onların bulduklarını derleyip insanlarla paylaşıyoruz.

 

Mesela A grubu olan herkes için geçerli mi A grubu için verilen diyet?
Evet doğrudur her bir insanın sindirim sistemi kendine özgüdür ve ne kadar genellersek o kadar sistemden ve ayrıntıdan uzak düşmüş oluruz. Mesela A kan grubundan ‘A Sıfır’ olan bir insan, kırmızı ete ‘A A’ kadar tepki vermez. Yani tolere eder. Ama AA olan bir A grubu eti tolere edemeyebilir. Bunun gibi sayısız incelikler var. Dolayısıyla en iyisi kişinin gıda intoleransı testini yapıp ona göre beslenmesidir tabii ki..

“Yediklerimiz ve içtiklerimiz düşünmemizi, üretmemizi, fikirlerimizi de etkiliyor” diyorsunuz…
Evet her şeyimizi etkiler. İnsan esasında yediğinden ibarettir. Bu ifade hem insanlık tecrübesi içinde yer almıştır hem de bir ayettir. ‘İnsan yediğine baksın’ der, ‘insan tükettiği nimetlerden sorulacaktır’ der Kur’an. Bu sorgulama sadece bizim algıladığımız anlamda hata sevap açısından değildir. İnsan tabiatına yaptıkları etkiyi de anlatır. İnsanın temel yazılım programı olan DNA (deoksi ribo nükleik asit) RNA (Ribo nükleik asit) isimlerinden de anlaşıldığı gibi bizim yediklerimizden içtiklerimizden inşa edilmekteler. Ve hatta denilebilir ki, olaylara verdikleri tepkiler açısından aynı kan grubundan olanlar, aynı burçtan olanlara göre daha yakın, daha benzer tepkiler verirler.

 

“Günlük enerjiyi üretecek besin miktarı, kişinin kendi yumruğu kadardır.” diyorsunuz. Günde üç öğün ve çok çeşit yemek yediğimizi düşününce, yumruğumuz kadar yemek yemek fikri bile açlık hissi uyandırıyor insanda. Neden bu kadar az yemeliyiz?
İnsana lazım olan miktar o kadardır. Bu kadar miktar yendiğinde vücut enerjisini yeterince kullanabiliyor. Eğer bedenin ihtiyaç duyduğundan fazlasını tüketmeye kalkışırsak, bu kere ilk yediğimiz gıdadan elde edeceğimiz enerjinin yüzde 35’ini, fazla gelen enerji ve gıdanın stoklanması için kullanacağız. Çünkü sindirimin kullandığı enerji oranı, beynin kullandığı (yüzde 20’dir) enerjiden daha çoktur. Dolayısıyla boşu boşuna bedeni yoruyoruz. Ama eğer insan –sağlıklı bir insan- günde kaliteli bir üç yüz gramlık besin tüketse 24 saati en rahat ve en verimli tarzda kullanmış olacak. Ama maalesef bugünkü beslenme tarzımız, enerjimizin büyük bir kısmını, yediğimiz fazla gıdaların vücuttan atılması veya depolanması için harcıyor. Hem enerji, hem vakit israfı ve hem de hiç bitmeyen bir yorgunluk…

 

GDO’lu ürünler, hormonlu gıdalar, hazır yiyecek ve içecekler… Organik ürün neredeyse kayboldu gibi. Gıdaların niteliği, insan yapısını nasıl etkiliyor?
İnsanoğlu, GDO’lu gıdaların insanda ne tür sakıncalar doğuracağını henüz bilemiyor. İşin nereye varacağını da bilemiyor. Besinlerin dayanıklı hale gelmesi veya yeni tür tadların oluşturulması amacıyla, genler üzerinde yapılan değişikliklerin veya trans genik ürünlerin insanın DNA’sı ile etkileşmesiyle işin nereye varacağı henüz düşünülmüş değil. Bunların neticelerini sanırım ikinci nesilde göreceğiz. Yani GDO ile beslenmiş anne babaların torunlarında bu genetik sapmaların ne tür mutasyonlara yol açtığını göreceğiz. Mesela domatese eklenen köpek balığı geni keza, patateslerde var olduğu bilinen akrep geni ve daha bir çok sebze ve meyvede uygulanan bu genlerin ilerde birikimle insana neler yapacağı, insanı ne hallere düşüreceği tam bilinmiyor. Kutsal metinler bize yarı hayvan yarı insan tiplerden söz ediyor. Yine Kuran, maymuna dönüştürülmüş bir kavimden söz ediyor ki onlar sürekli balık tüketiyorlardı. Nitekim mutasyon da bir yanlışta ısrar etmekle oluşuyor. Ben öyle sanıyorum ki, kutsal kitaplarda ahir zamanda yeryüzünde ortaya çıkacak ve insanların ilikleriyle beslenecek diye haber verilen Dabbetül ar, bu tür genetik sapmalar sonuç ortaya çıkacak bir türdür ki insanlığın başına bela olacak…

 

Fazla beslenme ‘öfke’ nedenlerinden biridir diyorsunuz. Beslenme şeklimiz, duygularımızı da mı belirliyor?
Tamamen. Deli dana hastalığı, otla beslenmesi gereken bir hayvana içinde sakatat bulunan küspelerin yedirilmesiyle oluşuyor. Aynı şey insanlar için de geçerlidir. Fazla ve aşırı protein ağırlıklı beslenmeler ciddi manada, ‘ruhi’ diyebileceğimiz tepkilere ve sıkıntılara yol açmaktadır. Kan yoğunluğu ve kandaki toksik yoğunluk insanların beyni ve mizacı üzerinde ağır etkiler yapabilmektedir. Aşırı tokluk insanlık için beladır. Huzur ve rahat açlıktadır…

“İnsanın dünya hayatındaki asıl vazifesi, kendisine emanet verilen şu harika yapıya iyi bakmak, bu bedeni hasta etmemek, aciz bırakmamaktır…” Biz sanki sağlıksız beslenerek kendimizi öfkeyle doldurup, sonra da bütün öfkemizi bedenimizden çıkarıyor gibiyiz. Fastfood beslenerek, hızla ve bilinçsizce tüketerek… Sağlıklı beslenme alışkanlığı kazanmak için nasıl bir yol izlemek gerekiyor, daha doğrusu bu durumun alışkanlık haline gelebilmesi için neler yapmalıyız?
Az yemenin ne kadar rahatlatıcı olduğu fark edildiğinde insanlar bunu kendileri tercih edecekler. Ama günümüz insanı haz endeksli yaşıyor ve henüz hastalıklarla gıda arasında ciddi bir bağ olabileceğine inanmıyor. İnsanlara bunu hissettirmemiz, farkındalık bilincini çogaltmamız gerekiyor. Esasında artık beslenme şekli toplumların milli güvenlik belgesi arasına alınmalıdır.

 

“Hastalıkların şirin ambalajı: tad .. Lezzet ve haz endeksli yaşamak, insanı hem müsrif yapar hem de hasta” diyorsunuz. karışık tatları aynı anda tüketmek vücutta ne gibi etkiler yaratır?
İnsan vücudu, son derece özel bir davetiye ile girilen bir saraya benziyor. Tatma duyusu da bu sarayın girişindeki güvenlikçiye benzer. O vücut sarayının merkezi olan midemizi korumakla görevli bir bekçidir. Ama biz ona rüşvet vere vere sonunda, kim çok rüşvet veriyorsa onu içeriye alan bir dalkavuğa dönüştürüyoruz. Halbuki tad duyusunun ve çiğnemenin görevi, mideye gönderilecek lokmanın tam ve derin bir analizinin yapılması içindir. İnsan çiğnerken ağız içindeki sensörler ve tad duyusu lokmanın içindeki maddeleri beyne bildirir. Beyin ona göre mideye sinyal verir ve gelmekte olanlara göre hazırlık yapmasını sağlar. Ama biz lezzeti öncelemiş bir hayatı esesa alıyor ve lokmaları yeterince çiğnedemen mideye yolluyoruz. Bu da midemizde fesada ve vücudumuzda ihtilale neden oluyor.

 

Sağlıklı yaşam şartları veya sağlıklı beslenme usulleri insan ömrünün uzun ya da kısa olmasını etkileyen nedenler midir?
Sağlıklı yaşam insanın ‘miadı’nı etkilemez. Ama insanın kendisine vaad edilen ömrün tamamını yaşamasını veya en azından ömrünün son saniyesine kadar sağlıklı yaşamasını sağlayabilir. Sağlık ile ecel aynı kadere tabi değiller. Mesela diyelim ki, bir şeyin doğal ömrü on senedir. Ama kötü kullanma ile siz onu vaktinden önce kullanılamaz hale getirebilirsiniz. Aynı şey bedenimiz için de geçerlidir.

İnsan ömrü ortalama ne kadardır? Türkiye’de yaş ortalaması nedir?
İnsan ömrünün ne kadar olduğuna dair elimizde kesin bir kayıt yoktur. Sadece Tevrat’ta Nuh As ile Cenab-ı Allah arasında geçen bir mükalemede Cenab-ı Hak, artık eskisi gibi insanların sekizyüz dokuzyüz değil sadece 120 yıl yaşayacaklarını, buna karşılık da insanlığı kitlesel felaketler vermeyeceğini beyan eder. Bununla birlikte sağlıklı yaşayanlarımız o civara yaklaşmaktadır. Demek ki insan 120 yıl yaşayabilir diyebiliriz. Bu organizmanın altmış yetmiş yıl içinde tüketilmesi de ancak insan aceleciliği ile izah edilebilir.

 

“İnsan hasta olmayacak şekilde tasarlandı” diyorsunuz. Peki, nasıl olup da hastalıklar onu buluyor? Tüm hastalıklar nasıl meydana geliyor?
Hastalıkların temelde 4+1 sebepten kaynaklandığı söylenebilir. Bu, dört temel sebep, bir; gıda, iki; nazar, büyü, sihir vs. üç; eski tıp geleneğimizde ‘Rîh’ diye anılan ve esasında yapıdan (insan malzemesi – DNA) kaynaklanan hastalıklar, dördüncüsü enfeksiyonal (virüs bakteri) kaynaklı hastalıklar ve tabii artı olarak stres kaynaklı hastalıklar. Bugünkü tıbbın başarılı olduğu tek alan enfeksiyonal hastalıklar. Diğerlerinin hiç birinde netice alamıyor. Ya organı kesip atmayı deniyor veya o organın yaydığı ağrıları yok saydırmaya çalışıyor. Stres, kan gruplarının risk karşısında farklı tepki salgılamalarının sonucunda oluşan bir haldir. Burada da moral değerler ve inançlar devreye girer. Hadiselerin ilahi bir yazgı çerçevesinde cereyan ettiğine inananlar ile hadiseleri tesadüfe bırakan insanların riskli olaylar karşısında sergiledikleri tavır çok farklıdır. Bu tavır, salgı sistemlerini çok derinden etkilediği için hastalıkları hazırlamada da etkili oluyor.

 

Modern tıp, insan bedenine bütüncül bakmayı kaybettiği için onu tedavi ediyorum derken, daha da hasta mı ediyor yani? İlaç kullanmaya, ameliyat olmaya gerek yok mu diyorsunuz?
Eğer harici bir kesik, kaza yoksa hiçbir hastalık ameliyat ile düzeltilemez ve düzeltilemiyor. Eğer vücudun istematiği bilinse gıda/beslenme rejimi ile bünye hastalıklarından kurtulmaya yönlendirilebilir. Esasında mevcut tıbbın hastalık öncesinde insana önerdiği bir şey yok. Ancak patalojik durumlar ortaya çıktıktan sonra ya ağrı kesicilerle insanın o ağrıları hissetmemesi sağlanıyor veya o organ kesilip atılıyor. En çok safra kesesi, bademcik, dalak gibi sindirimi ve savunmayı doğrudan ilgilendiren sistemler kesilip atılıyor. Ben bugüne kadar safra kesesi alınıp da şeker hastası olmamış insan görmedim. Keza tiroid bezi ve böbrek üstü bezi düzeltilmeden, vücuda yayılan tümör ve kitlelerin temizlendiğine de şahit olmadım. Dolayısıyla evet ameliyat çare değil ama gıda rejimi ve perhiz ile vücut kendi iç pragramlarını yeniden devreye sokmaya zorlanabilir ve asıl tedavi odur.

 

İnsan yapısının genetik olmadığı sürece tüm hastalıklarla savaşabilecek ve bu savaşı yenebilecek yapıda olduğunu anlatıyorsunuz. Hiç hastalanmama ihtimali var mı?
Evet vardır. Sağlıklı beslenme, daha doğrusu riyazetle beslenme hacamat yapılarak insan hiç hastalanmadan yaşamını sürdürebilir teorik olarak. Ama pratikte de bu mümkün mü? Evet, zira bunun örnekleri var.

Hastalık yapan beslenme faktörleri nelerdir?
Yanlış gıda tüketmek, çok yemek, karışık yemek ve sık yemektir.

Şişmanlık sadece bedensel bir sorunmuş gibi algılanıyor. Oysa anlattıklarınıza bakılırsa, hastalıklarla çok bağlantısı var. Şişman olmak nasıl sağlık sorunları yaratır?
Şişmanlık, esasında her şeye rağmen vücut savunma sisteminin sağlıklı olduğunu gösterir. Yani insan şişmanlamışsa -obezlik başka bir şeydir- bu demektir ki insan bünyesi hala yanlış beslenmenin sonuçlarını absorbe edebiliyor. İnsan gıdasını azaltsa, boğazından geçenlere dikkat etse zayıflar veya kendi kilosuna gelir. Şişmanlık maalesef çok değişik hastalıklara yol açıyor. Özellikle de kalbi yorduğu için doğrudan sistemin kalbine saldıran bir durum.

 

Can Boğazdan Çıkar : Kitap Tasarımı : Ahmet Çelik/ Editör : Rahime Demir /Yayınevi : Hayat Yayıncılık / 304 sayfa

Mehmet Ali Bulut:”1954’te Gaziantep’in İslayihe ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi.1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu.1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Bir çok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu…Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı. 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri Gazete yazılarından derlenmiş bir eser), Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar gibi yayınlanmış eserleri, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha.

Söyleşi Yazarı:
Sevilay Acar

Pin It

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

 

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.